Hayatı

Hâfız-ı Kur’ân, mutasavvıf, mûsikîşinâs, şâir ve edîb Ahmed Avnî Bey;

         Bu şahsiyeti yakından tanıyan pek az kimse vardır. Çünkü kendisi son derece mahviyet-perest olduğundan daima şöhretten kaçmış ve bir kimsenin tanınmasında ne gibi ölçüler düşünülürse, o bunların hepsinden uzak kalmıştır.

Hâl Tercümesi

         1285 h.(1868) yılında İstanbul’da doğan Ahmed Avnî, balmumu tüccârlarından kadı oğlu Musa Kâzım Efendi’nin oğludur. İlk tahsîlini mahalle mektebinde yapdıktan sonra hâfız-ı Kur’ân olmuş ve Galata Rüşdiyesi’ne devâm ettiği sıralarda babasını ve pek az bir ara ile vâlidesini gâib etmiş ve rüşdiyenin dördüncü sınıfında iken 1884 senesinde imtihânla Darüşşafaka’nın üçüncü sınıfına kaydedilerek 1890’da me’zûn olmuştur. Yirmi bir yaşında iken pâdişâhın irâdesi ile ilk me’muriyeti olan Galata İttihât Postahânesi Müdüriyet Kâtipliğine (400) kuruş maâşla taʻyîn edilmiş ve bu me’muriyette iken Hukuk’a da devam ederek diploma almıştır.

        Memuriyet hayatında derece derece yükselerek 1909’da Posta Masâlihi Müdürlüğüne, Millî Hükûmetin İstanbul’u işgâlini müteâkib Posta İşleri Müdür Muavinliğine ve 1930 Eylül’ünde de Umum Müdürlük Hukuk Müşavirliğine taʻyîn edilmiş ve 1933 yılında kendi arzusu ile tekâüde sevk edilmiştir.

        Bilfiil kırk üç senelik me’muriyet hayatı sırasında bir aralık P.T.T. Mektebi ile Yüksek Mühendis Okulu’nda posta dersini okutmuş ve İstanbul Robert Kolej müessesesinin dînî, ictimaî ve mûsikî mevzûʻlarından sorduğu suâllere verdiği cevâblar mezkûr müessesenin muʻtâd bülteninde neşr edilmiş ve bu yazıları Avrupa ve Amerika’daki müsteşriklere gönderilmiştir. Yarım asra yakın bir zaman içinde topyekûn altı ayı geçmeyen bazı ufak hastalıklardan maʻdâ hiçbir sebeble vazîfesinden ayrılmayan Ahmed Avnî 376 No.lu Posta Kanunu ile buna âîd nizâmnâme ve mûcib sebeb lâyihalarını hazırlamıştır.

        Buraya kadar kısaca hâl tercümesini belirttiğimiz mübâarek zât pek kısa süren bir hastalıktan sonra 6 Mart 938 tarihinde vefât edip (bazı kaynaklarda vefât tarihi 19 Mart olarak gösterilmektedir.), Merkez Efendi Kabristân’ına defnedilmiştir.

İlmî Hayatı

        Kendisiyle ilk defa 1920 senesinde aziz hocam merhûm neyzen Emîn Efendi’nin evinde tanışarak, elini öpmek şerefine nâil olmuştum. Onun hakkında yazı yazmak benim haddim değil amma kendisine olan aşk ve muhabbetim beni cüretlendirdi. Yine kendi taʻbîrleri vechiyle: “Aşkın hâssalarından biri de korkağı ve âcîzi cesûr yapmaktır.”

        Büyük bir zekâ, fıtrî bir istidâd ve çok yüksek bir kemâl sahibi olan Ahmed Avnî Bey’in şâirliği hakkında söz söylemeyi, hele tasavvuf yolundaki iktidârını, bu mevzûʻların mütehassıslarına bırakarak mûsikî sahasındaki değerinden bahsetmek istiyorum. Fakat şimdi nakledeceğim bir hâtıra hasebiyle mutasavvıf Ahmed Avnî hakkında biraz tafsilât vermekten kendimi alamıyorum:

        Birgün İsveçli bir müsteşrik İstanbul’a geliyor. O zaman İstanbul müderislerinden olan rahmetli M. Ali Aynî Bey de bu müsteşrikle tanışmak için kendisini Tokatlıyan’da ziyaret ediyor. Birbirlerinden pek memnun olan bu iki ilim adamı sohbet ederlerken müsteşrik, M. Ali Ayni Bey’den, Ahmed Avnî Bey’i sorarak kendisiyle tanışmak istediğini ifade ettiği sırada M. Ali Aynî Bey, böyle bir kimseyi tanımadığını söyleyince müsteşrik hayretle: “Aman! Nasıl tanımazsınız? Biz onun yazılarını okuyoruz çok kıymetli bir âlimdir ve P.T.T. İdâresinin müdürlerindendir.” diyor. Bunun üzerine M. Ali Aynî Bey, Yeni Postahane’ye gelerek Ahmed Avnî Bey’i bulmuş ve böylece aralarında teessüs eden dostluk hayâtlarının sonuna kadar devam etmiştir. Bu vakaʻyı P.T.T. İdâresi başmüfettişlerinden olan dostum Bay Besim Tecer’den dinlemiştim. Esâsen mumaileyhde P.T.T. İdâresinin neşrettiği derginin 61. sayısında, aynı zamanda kıymetli bir postacı olan Ahmed Avnî için yazdığı bir makâlede bu hikâyeyi kaydetmişti.

        Azîz okuyucularım: Tamâmen bizim olan bir âlimin yabancı bir müdekkik tarafından tanıttırılmasına lüzum kalmadan daha yakından alâkalanmamız için Ahmed Avnî Bey’in tasavvuf vâdîsindeki iktidârından bir nebze tafsîl ile tahammüllerinizi isrâf edersem hüsnü niyetime bağışlayınız.

       Ahmed Avnî Bey, tasavvuf mevzûʻu üzerine tam otuz bir eser vücûda getirmiştir. Bunların müfredâtının burada zikrine hacet görmüyorum, daha fazla bilgi edinmek isteyenlerin Sadettin Nüzhet merhûmun neşrettiği “Türk Şairleri” isimli mecmûanın Ahmed Avnî maddesine müracaat etmelerini tavsiye ederim. Ben burada birkaç tanesinden bahsedeceğım:

        Şeyhü’l Ekber lakabıyla maʻrûf Muhyeddinü’l-Arabî Hazretleri’ni “Fusûsu’l Hikem”ini hem şerh etmiş hem de bir mukaddime yazmıştır. Fusûs’u şerh etmenin ne demek olduğu erbâbınca maʻlûmdur. Bundan başka Envâr-ı Rahmân, Sipehsalâr Tercümesi vardır. En mühim eserlerinden biri Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî’sine yaptığı tercüme ve şerhdir. Eser otuz dört cildden ibaret takriben 7000 küsur sahîfedir.

        Mevlânâ’yı muazzam bir elektrik kaynağı farzedelim. Ona meclûb olanlar, kalp tellerini o kuvvete bağladıkları zaman uyanacak ışık, gönül ampullerinin kâbiliyeti nisbetinde olur. Böyle bir râbıta ile Ahmed Avnî Bey’de tecellî eden feyz-i Mevlânâ gözler kamaştıran çok kuvvetli bir projektördür.

        Bakınız: Bir misal olarak Mesnevî’nin sekizinci beytine âid tercüme ve izâhtan baʻzı kısımlarını nakledeyim:

تن زجان جان زتن مستور نیست ** لیك كس را دید جان دستور نیست

Tercümesi: Ten candan, can da tenden örtülmüş değildir; fakat bir kimseye canı görmeye izin yoktur.”

        İzah: Bu beyit, sırrın nâleden uzak olmaması nasıl olur? Zîrâ sırr-ı bâtın lâtifdir ve elfâz-ı sadâ ise kesîfdir, suâli mukadderine cevâbdır. Yaʻnî kesîf olan cisim, lâtif olan rûhdan ve rûh-i latîf dahi cism-i kesîfden örtülmüş değildir. Fakat o rûhun zâtını ve cevherini his gözüyle görmek için hiç kimseye izin verilmemiştir.

       Maʻlûm olsun ki rûh hakkında zâhir ve bâtın ulemâsının birçok sözleri vardır. Fakat Mesnevî-i Şerîf’den ve Hz. Şeyh Ekber’in asâr-ı aliyyelerinden ve Aziz Nesefî Hazretleri’nin risâlelerinden anlaşılan hülâsa-i maʻnâ şudur: Rûh, Hakk’ın “Hayât” sıfatının, yine Hakk’ın vücûd-i hakîkîsinin her mertebe-i tenezzülünde her bir şeyin istiʻdâdına göre zuhûrundan ibârettir. Cemâd da rûh-i cemâd, nebâtta rûh-i nebât, hayvânda rûh-i hayvân ve insânda rûh-i insân olur. Bu zuhûr cemâdda mahfî, nebâtta mahsûs, hayvânda zâhir ve insânda azhârdır. Binâenaleyh rûhdan hâli hiçbir şey yoktur. Fakat insân, eşyâ arasında cismiyette mükemmeldir ve bu hâl-i mükemmeliyyete gelinceye kadar birçok merâtib ve tabakalardan geçerek hepsinin hükmünü yüklenmiştir. Binâenaleyh insânın cisminde rûh-i cemâdî, rûh-i nebâtî, rûh-i hayvânî ve rûh-i insânî mündemicdir. Ehl-i hakîkate göre mâdemki rûh, vücûd-i hakîkînin sıfat-ı hayâtının eşyâya aksi ve eşyâda zuhûrudur. Rûha maʻkes olan cismin vücûdu fânî olsa bile güneşin ziyâsı gibi o akis maʻkese aksetmeksizin kâim olabilir.

       İmdi sıfât-ı hayât, vücûd-i hakîkî-i Hakk’ın bir şe’nidir ve şe’ni tarîf etmek mümkün değildir, ancak bir cisimden zâhir olduğu vakit his gözüyle görülebilir. Meselâ insânın ağlaması ve gülmesi birer şe’ndir, bu iki hâl cisimden zâhir olmadıkça bilinmez. Bunun için Kur’ân-ı Kerîm’de rûh hakkında  قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي  (İsrâ, 17:85) denilmiştir. Binâenaleyh bir kimsenin rûhunun mertebesi ilim ve maʻrifete müteallik sözlerinden, ahlâkından ve efʻâlinden belli olur. Zira rûh-i hayvânî mertebesinde olan insânların ahlâkı ve efʻâli hayvânların ahlâk ve efʻâline uygundur. Hayvânlar arasında nasıl nefislerinin hazzından dolayı cenk ve nizâʻ ve kavga olur ise bunlar da o hâl içinde olurlar. Bu mukaddime anlaşıldıktan sonra beyt-i şerîfin hulâsaten maʻnâsı şöyle olur: Cismin bir şeʻn olan câna ve cânın cisme tarîfe sığmayan bir ittisâli vardır, birbirlerinden örtülmüş değiller. Fakat rûhun zâtını ve cevherini his gözüyle görmek için hiç kimseye izin verilmemiştir.”

        İşte Ahmed Avnî Bey’in tasavvuf cephesindeki derin vukûf ve kemâline ufacık bir misâl.

        Ahmed Avnî Bey’in meydâna getirdiği eserlerden ancak üç tanesi basılmış olup, diğerleri kendi el yazısı ile Konya Müzesi Kütüphanesinde bulunmaktadır. (Günümüzde çeviri yazısı yapılmamış çok az eseri bulunmaktadır.)

        Sayın Millî Eğitim Bakanından bunların bastırılarak bütün insâniyyetin istifâdesine koymak üzere intişârını, insânlığın tekâmülü için asil Türk evlâdlarının hizmet ve gayretlerini cihan medeniyetine tanıttırmasını bu vesile ile bilhâssa rica ederim. Zirâ yukarıda bahsettiğim gibi hâlis Türk olan Mevlânâ’yı ve onun eserlerini bî-nazîr bir üslûbla şerh ve tafsîl eden Ahmed Avnî gibi yine bir Türk bilgininin herhangi bir müsteşrik tarafından cihana ilânına mahal kalmadan bu şerefin yine asil milletimize kazandırılmasını görmek candan temennîmizdir.

Mûsikîşinâs Ahmed Avnî Bey

        Avnî Bey’in mûsikî ile iştigâli Darüşşafaka’ya girdiği târîhde Hoca Zekâî Efendi’nin rahle-i tedrisinde başlar ve mektebi bitirdikten sonra da hocasına devam ile dînî ve lâ-dînî pek çok eser geçmiştir. Nota bilmemesine rağmen geçtiği bütün eserleri en küçük teferrüâtına kadar bütün incelikleriyle hâfızasında tutması bilhâssa şâyân-ı hayrettir.

       “Dilkeşide” ve “Bend-i Hisâr” terkîblerini de îcâd eden Avnî Bey’in ilk eseri 1889 târîhinde bestelediği “Karcığar” makâmından ve “Çifte Sofyan” usûlündeki “Ey Dilber-i Şen” güfteli şarkısıdır. Bestelediği bütün eserlerin güfteleri de kendisinindir. Bunlar arasında Hocası Zekâî Efendi’nin vefâtı münâsebetiyle yazdığı mersiyeyi “Sûzidil” makâmından ve hafîf usûlünde ibdâʻ etmişdir ki o zamân ancak otuz yaşında imiş. Bundan başka kendi îcâdı olan “Dilkeşide” makâmından nefîs bir âyîn-i şerîf, zincir ve lenk fahte ikâʻlarında iki beste ile ağır ve yürük semâîler, “Rahatü’l Ervâh” makâmından biri “Hezec” diğeri Türk-i Darb” ikâʻında iki beste ile iki semâî, “Şehnaz” makâmından yine “Hicâz” usûlünde murassaʻ bir kâr, “Hicaz” makâmından “Şevk-i Hayâl” isimli diğer murassa’ bir kâr, dergimizin mûsikî lugatı sütûnunda derc edilmekte olan ve güftesi ile bestesi arasında şâyân-ı hayret mutâbakat bulunan “119” makâmlık Kâr-ı Nâtık, “Dilkeşhâverân” makâmından bir beste ve bir semâî, “Arabân”, “Arazbâr”, “Bestenigâr”, “Şehnâz-pûselik”, “Hüzzâm” makâmlarından müteaddid şarkıları elimizde mevcûd olanlarıdır. Bunlardan başka “Pûselik Aşîran” ve “Rûy-i Irâk” makâmlarından iki âyîn bestelemişdir ki bu eserlerde gösterdiği maharetinden dolayı rahmetli hocam Emin Efendi onu “Hem ayâr-ı Dede” diye tavsîf ederdi. “Dilkeşide” ile “Pûselik Aşîran” âyînleri İstanbul Konservatuarı tarafından basılmış ise de “Rûy-i Irâk” âyîni her nedense tabʻ edilmemiştir. Hâlbuki Bestekâr, bu âyînde, sanatın en müntehâ noktasından rûhunun coşkunluğunu terennüm etmiştir. Her mısraʻı dokuz usûlden terekküb eden bu eseri dinlerken insân gayr-i ihtiyarî olarak başka âlemlere dalar. Bestekâr, makâmı değiştirdikçe dinleyici de onunla berâber vecd ve istiğrâk içinde seyr eder.

         Ahmed Avnî Bey, hiç bilmediği bir makâmın edvâr kitâblarındaki tarîfini görsün derhâl o makâmdan eser bestelerdi. Bizce onun mûsikîdeki en mühim husûsiyyeti işte budur. “119” makâmlık Kâr-ı Nâtık’ında vücûda getirdiği birçok gayr-i mütedâvil makâmlar hep vesâit-i karîhasının mahsûlleridir. Kezâ hiç bilmediği bir usûlü kendisine söyleyin o ölçüden de eser yapmak Avnî Bey için pek kolay bir işti. Onun bu iktidârı usûllerin arûzuna olan vukûfunun derecesine misâldir. Bir de 1899 senesinde “Hanende” isimli bir mecmûa meydana getirmiştir ki 719 sahîfeden ibâret olan kitâbında 95 makâmı ihtiva eden 2706 adet mûsikî eserlerinin güftelerini derc etmiştir. Ayrıca makâmların seyri usûllerin vuruluşu ve bestekârlık hakkında fâideli bilgileri hâvî olan bu eser bu vâdîde yazılanların en mükemmelidir.

          Yazımın baş taraflarında da arz ettiğim gibi Ahmed Avnî Bey’i hakkıyla tanıtmak benim gibi bir âcîzin kârı değildir. Onun dâire-i ülfetinden istifâde eden, feyz alan daha bazı erbâbı takdîr hamdolsun ki hayâttalardır (Allah hepsine uzun ömürler versin). Her biri liyâkatli kalem sahîbleri olan bu zevât-ı âliyye birleşerek, kimisi hâtıra ve müşâhedelerini, kimisi de muhteviyâtında muhakkak bir ders-i hikmet bulunan mektûblarını bir araya getirip bir kitâb yapılırsa bizler de elimizdeki eserlerin notalarını o kitâba ekleyerek her münevverin istifâdesine arz etmekle hem onun rûhunu şâd etmiş hem de, Milletimize karşı hizmet zevkini bu vesile ile de tatmış oluruz.

Yazan
Merhûm Halîl CAN
 (1905-1973)

Türk Mûsikîsi Dergisi (1948)*

*Makalenin, hicri yılları milâdiye çevirmek ve metin içi notlar gibi ufak değişiklikler dışında özgün hâli korunmuştur.

Ahmed Avnî Konuk’un kaleminden;

I
Benliğim rûy-i latîfinde siyah bir bendir
Rûy-i dilberdeki ben mâye-i dilberdendir
Ruh-i safi-i lâtîfe diyecek yok ammâ
Anın üstünde siyeh ben de kemâl-i tendir
Perde-i nokta-i rûyin o siyah bendir ben
Öyle bir yerde ki andan da cemal rûşendir
Ben benim o Rûh-i mutlakta göründüm muzlim
Rûy-i safındaki ben ben der ise hep sendir
Avnîyâ perdedir endim-ı maâniye kelâm
Sem’-i kej fehme bu söz nağmesi ten nen nendir

II
Yâ Rab nigâh-ı lûtfun içindir bu meşgale
Zulmette rehnümâ bize ancak o meş’ale
Her zerre tâziyâne-i hubbunla saʻy eder
Hubb-i zuhur-i Zât ile koptı bu velvele
Sâcid nikab-ı vechine zilletle bütperest
Mü’min visâl-i rü’yetine çekti Besmele
Her kes huzûʻ içinde önünde namazda
Halkı namaza da’vet eden hep bu hay’ale
Taktın birer inân bilen bilmeyen koşar
Âlem bu keşmekeşte eder katʻ-ı merhale
Münkirlerin inân-ı seri zülfünün teli
Mü’minlerin inanı da tebşir-i hervele
Avnî der-i inâyetini devr edip durur
Cân ver inâyetinle o bî rûh-i heykele

III
Buruşturur seneler cild-i rûyini kişinin
Ne revnakı kalır artık ne kuvveti dişinin
Hayâtı küsmüş ona o hayâtına küsemez
Fakat hâyatı içinde havâ gibi esemez
Gözünde gençliğinin bin latîf hayâli uçar
Uçar iken o hayâlâtı kalbe neş’e saçar
Cisimdeki romatizma uyandırır derhal
Görür o demde hayâtı hayâl içinde hayal
Hayat nedir? Nefes almak. Nefes de bir havadır
Hayâya tâbiʻ olan ten de rûha bir yuvadır
Havâda parçalanan bir bulut de cismine sen
Dağılsa ten yuvası mürg-i rûha var mı fiten
Uçar o cevv-i havâda elemden âzâde
Havâ-yi saf kucağında gezer alelâde
O fen diyor ki ne yok var olur ne de var yok
Bunun misâli bu his âleminde de pek çok
Çıkar mı yoktan o idrâk-i tâbnâk-i beşer
O var olunca nasıl yok olur havâya gider
Uzatma gel sözü Avnî bu hâkdân-ı fenâ
Bu cismi hırpalar ancak o rûha var mı anâ

 

2 comments

    1. Erdoğan

      Günümüzün değerlerine bile nakşettiği o güzel yorumlar,mütercimler,güftelerde mesneviden yorumlar ve çıkarmalar hala konuşulmakta

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir